özgür düşünce platformu

özgür düşüncelerin konuştuğu & tabuların yıkıldığı platforum
 
AnasayfaSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Peygamberler Kendimizi Anlatır

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
spartacus
Yeni üye
Yeni üye
avatar

Mesaj Sayısı : 42
Nerden : özgürlüğe açılan yelkenden.
Kişisel mesaj : zulmü teşhir eder şu kelepçeler..
Kayıt tarihi : 16/04/08

MesajKonu: Peygamberler Kendimizi Anlatır   Salı Haz. 10, 2008 5:22 pm

Her bir insanın varlıkla alâkalı olarak mutlaka sorduğu "Nasıl?" ve "Niçin?" sorularına felsefe tarihinde aranan cevaplarda filozofların belki en akıllılarının ve sadece akıllarına güvendikleri için de kendilerini en çok aldatanların mensubu bulunduğu iki akım birbirine çok benzemektedir.

"Nasıl?" sorusunu Yaratıcı'nın varlığını kabul etmeden cevaplamanın imkânsızlığını gören, fakat kabul etmek de istemeyen Sofistler, varlığın hayal ve aldanıştan ibaret olduğunu iddia etmiş, fakat bir iddia ve bir hükmün gerçekten var ve şuurlu bir varlık gerektirdiğini atlayarak ya da görmek istemeyerek kendilerini aldatmışlardır. Adı geçen iki akımdan diğeri olan Varoluşçuluk ise, varoluşu, yani süreci, eylemi öne alarak ve varlığı manâsız, gayesiz bularak "Niçin?" sorusundan kurtulmak istemiş, fakat Sartre'da gördüğümüz üzere, bütün "tabiî" çevresi gibi kendi varlığını da temelden manâsız, hayatı gibi geleceğini de hiçlikten ibaret telâkki ettiği insana sorumluluk yükleyerek, kendi kendini aldatma yoluna gitmiştir. Eskiden "tabiî" ilimler felsefenin, daha doğrusu "Hikmet"in içinde mütalâa edilir, yani varlıkla ilgili olarak "Nasıl?" ile "Niçin?" sorusu bir arada ele alınırken, modern dönemde bilmekle inanmak, din ile bilim birbirinden ayrıldığından, din ile bilime ayrı sahalar tahsis edildiğinden "Nasıl?" sorusunu cevaplamak bilime verilmiş, "Niçin?" sorusu ile de felsefe ilgilenir olmuştur. Ne var ki, mevcut bölünmüşlük ve yaklaşımlar içinde ne bilimin "Nasıl?" sorusuna ne de felsefenin "Niçin?" sorusuna cevap verebilmesi mümkündür.

Cebrî-fizikî hususiyetler ve insan

Varlıkta, zaten o olmadan bilimin de olması mümkün bulunmayan muhteşem ve kusursuz bir nizam, denge ve baş döndürücü bir hareket ve âdeta ansızlık içinde sürekli yenilenmeye rağmen bir devam (ıttırad) vardır. Bu, varlıkta mutlak bir gayenin olduğunun, buna karşılık israfa ve abesiyete asla yer olmadığının en açık delilidir. Bunun yanı sıra, varlık içinde hususî bir yere sahip bulunan insanın varlığı ile ilgili olarak kendinden kaynaklanmayan, tam tersine, kendisini içinde bulduğu ve ona hükmeden şartlar söz konusudur. Meselâ, insanın doğup doğmama, nasıl bir aile içinde dünyaya gelme, doğum ve ölüm yer ve tarihi, rengi, ırkı, fizikî yapısı gibi varlığının haricî yanları konusunda hiçbir rolü yoktur. Ayrıca, "tabiî" çevresi; temel ihtiyaçları, bu ihtiyaçları giderme yolu, kendisine zararlı ve faydalı yiyecek-içecekler gibi fizikî hayatının temel unsurlarının tesbiti ve tayini konusunda da hiçbir rolü yoktur.

İnsan varlığının zihnî ve batınî boyutu

Bu kadar cebrî-fizikî şartlarla sınırlı olan insan, aynı zamanda modern bilimin açıklamakta aciz kaldığı irade ve şuur sahibi; iki Nobel tıp ödülü almış bulunan Fransız doktor ve mütefekkir Alexis Carrell'e "İnsan Bu Meçhul" dedirtecek şekilde tanınması zor, bin bir duygular, bilinmezlikler ve derinlikler yumağı, Hz. Ali'nin ifadesiyle, cirmi küçük fakat bütün âlemlerin kendinde dürüldüğü bir varlıktır. Bir yanda yedi kat semâya denk tahayyül, tasavvur, taakkul-tefekkür, tasdik, iz'an, iltizam ve itikad gibi zihnî melekelere, öte yanda manevî âlemlere denk kalb, fuâd, sır, hafî, ahfâ gibi batınî fakültelere sahiptir. Bütün bunların yanı sıra, hayvana baktığımızda, hayatı için gerekli bütün bilgilerin kendisine verilmiş olarak dünyaya geldiğini görürüz. O, doğar doğmaz veya doğduktan birkaç gün, birkaç hafta sonra hayata hemen adapte olur. Kendisi için zararlı ve faydalı şeylerin bilgisi kendisinde hazırdır. Ayrıca, ânı yaşar; ne dünün elemlerini çeker, ne de geleceğin endişelerini taşır. İnsandan çok daha mutlu, dertsiz bir hayat sürer. Ama insan, her bakımdan her şeye muhtaç ve hayata bütünüyle cahil bir varlık olarak dünyaya gelir; ancak doğduktan bir yıl sonra yürümeye başlar; kendisi için neyin zararlı ve neyin faydalı olduğunu öğrenmesi yıllar alır, belki ömür boyu devam eder. Dolayısıyla o, zihnî fakülteleri itibariyle öğrenmeye, batınî melekeleri ve duyguları itibariyle tatmine muhtaçtır. Ayrıca, sahip bulunduğu akıl, geçmişin elemlerini ve gelecek endişelerini sürekli başına vurur ve onu yaralar. Bunun yanı sıra, varlığıyla ilgili olarak sormaktan kendini alamadığı "Ben kimim? Niçin varım? Hayatın ve ölümün benden istediği nedir? Nereye gidiyorum?" gibi sorulara tam tatmin edici ve hayatını onlara göre yönlendireceği cevapları veremez. Bütün bunlardan ayrı olarak insan, doğuştan medenî, yani hemcinsleriyle ve "tabiî" bir çevre içinde yaşamak konumunda, hattâ mecburiyetinde olan bir varlıktır.

İnsan, maddî ve hissî tatmine muhtaç

Kısaca, hem varlığı, yani mahiyeti, hem de varoluşu, bizzat ve bilfiil hayatı insanı içten ve dıştan kuşatan iki ana boyuttur. Bu kuşatılmışlık ve varlığının en derininden duyduğu ebediyet arzu ve temayülü içinde insan, maddî, zihnî, kalbî ve hissî tatmine muhtaçtır. Baştan başa varoluş serüveninin açıkça gösterdiği, hayatının en önemli boyutunu her zaman birinci derecede dinin tayin ettiği ve hayatına hem de binlerce sene öncesinden büyük ölçüde peygamberlerin rehberlik ettiği gerçeklerinin ortaya koyduğu üzere, onu birinci dereceden harekete geçiren kalbî ve hissî tatminidir ve kalbî tatmin ancak Allah'a ibadet etmek, hissî tatmin de ancak O'nu sevmek ve başka bütün sevgileri O'nun sevgisine bağlamakla mümkündür. Kalbin ve hislerin başka yoldan tatmininin asla mümkün olmadığını, mümkün olmak şöyle dursun, bu tür tatmin arayışlarının insanın başına ne belâlar açtığını, onca yazar ve düşünür içinde meselâ Alexis Carrell'in, bir Freud takipçisi de olsa, kaç asırdır dinden koparılmaya çalışılan modern insanın karanlık üstüne karanlıklarla kaplı dünyasını çok güzel tasvir eden Erich Fromm'un, modern dünyanın ve modern insanın bunalımlarını çok iyi irdeleyen Rene Guenon'un, S. Hüseyin Nasr'ın eserlerinde, bu eserlere başvurmasak bile her bir insanın vicdanında, modern insanla önceki dönemler insanının hayatının mukayeseli bir tahlilinde, bilim ve teknik ilerledikçe dine ihtiyacın kalmayacağı iddialarının nasıl boş çıkıp, insanlığın gittikçe dine yönelmekten kendini alamamasında rahatça görebiliriz.

Allah'a ibadet etmek ve O'nu gerektiği şekilde sevmek, nasıl O'nu tanımayı gerektiriyorsa, insanın zihnî tatmin ihtiyacı da ancak O'nu tanımakla mümkündür. Yani, en basit bir eşya için bile sorup cevabını araştırdığı "Nasıl?" ve "Niçin?" sorularını kendisi ve kâinatla ilgili olarak sormaktan kendini alamayan, bunların cevabını bulmadıkça rahat edemeyen insan, ancak "Allah" demekle bu sorular konusunda zihnî tatmine ulaşabileceği gibi, kendisini içinde bulduğu ve yukarıda sözü edilen cebrî şartları ve bu şartlar içindeki varoluşunu da ancak "Allah" demekle izah edebilir. Ne var ki, kibre, enaniyete, nefse ve nefsaniyete mağlûbiyetin ve yanlış bakış açısı, şartlanmışlık ve kalbi kararttığı gibi hayatı da zindana çeviren zulüm ve günahların tesiri altında "Allah" demeyebilecek olan insan, Sofistler ve Varoluşçular gibi sadece kendini aldatır; güneş gibi açık gerçeğe gözünü yumarak, kendini en temel gerçeğe karşı kör etmiş olur. Bediüzzaman'ın bir müşahedesi, özellikle bunalım felsefecilerinin, varoluşçuların ve bunlara mukabil mü'minlerin halini bize çok güzel tasvir etmektedir:

"Hayalî bir vakıada gördüm ki, birbirine bakan iki yüksek dağ var. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş; altında bir dere. O köprünün üstünde bulunuyorum. Her taraf, yoğun karanlıklar içinde.

"Sağ tarafıma baktım; sonsuz bir karanlık içinde büyük bir mezar görür gibi oldum. Sol tarafıma baktım; sanki müthiş karanlık tabakaları içinde dehşetli fırtınalar, dağdağalar, felâketler hazırlanıyordu. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum var gibiydi. Elimde sönük bir cep fenerim vardı. Onu kullandım; bana köprünün başında ve etrafında müthiş canavarlar, ejderhalar, aslanlar gösterdi. O cep fenerini ne tarafa çevirmişsem, hep aynı manzara. 'Şu fener başıma belâdır!' deyip attım onu. Onun yere çalınıp kırılmasıyla sanki bütün dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lambasının düğmesine dokunmuşum gibi her taraf aydınlandı. Gördüm ki, üzerinde bulunduğum köprü gayet muntazam bir ovanın içinde uzanıp giden bir yoldur. Sağ tarafta görür gibi olduğum büyük mezar, birtakım nuranî insanların rehberliğinde ibadet, zikir, hizmet ve sohbet meclisleriyle dolu yemyeşil bahçelerden ibarettir. Sol tarafımda fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, zirveler, süslü, sevimli, çekici dağların arkalarında kurulmakta olan büyük bir ziyafetgâh, seyrangâhtır. O müthiş canavarlar ve ejderhalar zannettiğim hayvanlar ise, munis deve, sığır, koyun, keçi gibi ehlî hayvanlardır."

İnsan, sadece sönük bir el feneri mahiyetindeki aklına güvendiği, enaniyetine mağlûp olduğu, aczine ve zafiyetine rağmen, hem de bu acz ve zafiyetinden dolayı Allah'ın kendisine bahşettiği bir takım başarıları, hiç de kendinden olmayan fizikî cazibesini kendine mal edip, Allah karşısında istiğna ile tuğyankâr kesildiği zaman hayat onun için, yanı başında hazır bekleyen ejderhaların, canavarların (ölüm) kendisini kapıvermesiyle bitecek bir hiçlik; geçmiş, kuru kemiklerle dolu dehşet veren bir mezar; gelecek, üzerine yüklenmeye hazır endişeler, felâketler tufanıdır. Oysa insan, enaniyetini bırakıp, Allah'a iman ve teslimiyetle gerçek ışığı bulup, nefsini, benliğini, onları tezkiye ile Allah'ın icraatına bir ayna haline getirdiği zaman, hayat onun için üzerinde yürünecek güzel bir yol; dünya, geçmişiyle aydınlık insanların doldurduğu zikir, fikir, ilim, sohbet ve hizmet meclislerine zemin teşkil eden bağlar, bahçeler, geleceğiyle arkasında büyük ve tükenmez ziyafetlerin, en safî lezzetlerin (Cennet) hazırlandığı ağaçlarla, çiçeklerle kaplı cazibedar dağlar; ölüm, onu bu dağların arkasındaki ziyafetlere, lezzetlere taşıyan ehlî bir hayvan, bir at, bir burak; hayatın birtakım zorlukları, birtakım musibetler ise insanı geleceğe taşıyan, onun eğitimine, öğrenmesine, idrakine hizmet eden, kapasitesini fiilî kabiliyetler haline getiren hizmetkârlar halini alır. Dolayısıyla, "yaratılışın en yüksek gayesi ve neticesi, Allah'a imandır. İnsaniyetin en yüce mertebesi ve zihnî tatminin tek kaynağı, Allah'a iman içindeki marifetullahtır, Allah'ı gerektiği gibi tanımadır. İnsanlığın en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, kalbî ve hissî tatminin gerçek kaynağı, marifetullah içindeki Allah sevgisidir. İnsan ruhu için en halis sürur, an safi sevinç, Allah sevgisinin verdiği ruhî lezzettir."

Ahlâkî eğitim ve sosyal hayat

En seçkin şeyleri isteyen, en güzel şeylere meyleden, insaniyete lâyık bir maişet ve şerefle yaşamak isteyen insan, bütün bu meyil, arzu ve ihtiyaçlarının tedarikinde çok zanaatlara, bilgilere ve mesleklere ihtiyaç duyar. Her bir insan, bu zanaat, bilgi ve meslekleri edinmeye muvaffak olamayacağı için insanlar, birbirleriyle işbirliği yapmaya ve ürettiklerini başkalarıyla paylaşmaya muhtaçtırlar. Bu paylaşmanın, bir arada yaşamanın, karşılıklı muamelelerin ekseni veya mihveri adalettir. Fakat insanda bulunan üç ana mekanizma, yani bütün maddî-bedenî arzuların kaynağı olan şehvet kuvveti, savunma mekanizması mahiyetindeki öfke kuvveti ve zihnî melekelerinin toplamı diyebileceğimiz akıl kuvveti Yaratıcı tarafından fıtrî olarak sınırlandırılmamıştır. İnsan, iradesiyle bunları sınırlandırıp, zihnen ve mânen tekâmül etme, ahlâken olgunlaşma mevkiinde bir varlıktır. Bunlar başıboş bırakılırsa toplum hayatında ve karşılıklı muamelelerde tecavüzler, zulümler meydana gelir. İşte, bunları sınırlandırmadaki çerçeveyi, şehvet kuvvetinin orta noktası olan iffeti, öfke kuvvetinin orta noktası olan şecaati ve akıl kuvvetinin orta noktası olan hikmeti insan aklı kavrayamaz. Ayrıca insan, dünü ve hali tam bilmediği gibi, geleceği hiç bilemez. Kendisini ve diğer insanları da tam tanıyamaz; dolayısıyla hakkında neyin hayırlı, neyin zararlı olduğunu tam olarak kestiremez. Bütün bunlar için, insanın ahlâkî eğitiminde ve toplum hayatında ana temel olan adaleti tam olarak tesbit için küllî bir akla ihtiyaç vardır. Bu küllî akıl, dindir. Bu dini tayin buyuran Allah'tır (cc); şu kadar ki, onu insanlara hem tebliğ, hem de insanlar arasında tatbikini temin edecek, onun tam tatbiki için insanları eğitecek bir mercie de mutlak ihtiyaç vardır.

Evet, işte Allah'tan getirdiği din ile bizi yanlış bakış açılarından kurtaran ve zihnimizi tatmin edecek şekilde bize Allah'ı, kendimizi, eşya ve hadiseleri tanıtan; kalbimizi ve hislerimizi tatmin için Allah'a tam ayna olarak O'nu 'müşahede'yi ve O'nun sevgisini kalplerimize bir ışık, bir yağmur sağanağı gibi akıtan; sahip bulunduğu ulviyet, kalbî derinlik, manevî enginlikle bizi mânen eğitip ibadete sevk eden; ayrıca dünya hayatımızı adalet temelinde tanzimde gerekli aslî ölçüleri ve prensipleri tebliğ ve vazedip, bizi üzerimizdeki tesiriyle bu ölçü ve prensiplere uymaya yönelten; bütün bu maksatların temini için nefislerimizi imana, ibadete mani, adalete uymaya ve yüce ahlâka engel kibir, zulüm, kin, haset, düşmanlık gibi marazlardan temizleyen, tabiî bütün bunları Allah'ın izni ve yaratmasıyla yapan kudsî merci, peygamberdir. Bütün bu hususiyetler, bir âyet-i kerimede çok açık şekilde belirtilmektedir:

Nitekim (iman ve İslâm nimetimi sizin için tamamlamak maksadıyla) size kendi içinizden çıkmış bir rasûl gönderdik: size (kendisine vahyettiğimiz) âyetlerimizi okuyor (ve bizzat kendinizi, dış dünyanızı, eşya ve hadiseleri apaçık delillerimiz olarak size anlatıyor; zihinlerinizi yanlış düşünce ve kabullerden, kalblerinizi bâtıl inanç ve günahlardan, hayatlarınızı her türlü kirden arındırarak) sizi temizliyor; size (kendisine indirmekte olduğumuz) Kitabı ve hikmeti (o Kitabı anlama ve tatbik etme yoluyla, ondaki emir ve yasakların manâ ve maksadını, ayrıca eşya ve hadiselerin anlamını) öğretiyor ve size bilmediğiniz (fakat bilmeniz gereken) ne varsa hepsini öğretiyor. (Bakara Sûresi/2: 151

ali ünal
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Peygamberler Kendimizi Anlatır
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» anlatımlı süper şal modeli
» anlatımlı şık bluzlar
» PANELİN ÖZELLİKLERİ
» YÜZKOYUN YANİ YÜZ ÜSTÜ YATMA ASLA
» derya baykal filiz kuldan dan 10 sekılde gıyılen şal video anlatımı

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
özgür düşünce platformu :: Güncel :: Makaleler-
Buraya geçin: